CAMİYLE HAYAT BULMAK CAMİYE HAYAT VERMEK

camiİslam toplumunu şekillendiren ve Müslümanlığın simgelerinden olan cami, bireyi cemiyetin bir parçası hâline getiren, eğiten, öğreten ve örnekler sunan yapısıyla dinî ve ilmî hayatın merkezidir. Günümüzde, hayatın gerçekliğinden olabildiğince uzak kalan, fiziki yapıları birbiriyle yarıştırılırken manevi yönü ihmal edilen, şehrin kargaşası ve kalabalıkların hedefsizliği arasında sıkışıp kalan mescitlerimizin yeniden hayat bulması ve yaşadığımız hayata dâhil olması konusunu sorgulama ve inşa çabalarında bulunma ihtiyacı, önceliklerimiz arasında yer almalıdır.

Kur’an’ın camilerin imarından bahsettiği “Allah’ın mescitlerini Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namaz kılan, zekât veren ve sadece Allah’tan korkanlar imar ederler.” (Tevbe, 8/18.)  ayetini, müminleri cami inşaatı yapmakla sınırlamak yerine, camilere hayat vermeye, ihya etmeye teşvik vurgusuyla okumak, anlamak ve tatbik etmek gerekir. Söz konusu ilahî buyrukta geçen “imar” kelimesi; “ömür, umre, imar, mamur, tamir, mimar” gibi kelimelerin de türediği kaynaktır ve yaygın bilinen “inşa etmek” anlamının yanında “hayat vermek, ihya etmek, can vermek” gibi anlamlara dikkatimizi çeker. Bu bağlamda, ayet-i kerimede yer verilen müminin camiyi imar etme faaliyetini “fiziksel inşa” ve “manevi imar” olarak iki başlıkta incelemek mümkündür.

Mescit ve cami inşa etmek, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’in Kâbe’yi inşa etmeleriyle sembolleşen bir inanç geleneğidir. Kur’an, bir yandan müşriklerin Allah’ın mescitlerini imar ve inşa etmeye layık olmadıklarını anlatırken (Tevbe, 8/17.), öte yandan da İslam’ın mabedi olan camileri inşa etmeyi, müminlere yaraşır onurlu bir davranış olarak över. Mescid-i Nebevi’nin inşa edilmesi sırasında bizzat kerpiç taşıyarak arkadaşlarına yardımcı olan Sevgili Peygamberimiz (Buhari, Menâkibu’l-Ensâr, 45.) “Kim -Allah’ın rızasını isteyerek- bir mescit yaparsa, Allah da ona cennette benzeri bir ev bina eder.” (Buhari, Salât, 65.) müjdesiyle, cami ve mescitlerin yapımına ve eksiklerinin giderilmesine yönelik çabaların kıymet ve bereketini ortaya koymuştur.

Camilerin fiziksel olarak nitelikli imar edilmesi ne kadar kıymetliyse, içerisinde ilmî ve manevi imar faaliyetleri gerçekleştirmek de o derecede gereklidir. Camilerin duvarlarını, sütunlarını, kubbesini ve sair fiziki kısımlarını inşa ve imar için maddi imkânlarını seferber eden müminler, camileri insan ve toplum hayatına şekil veren kalp ve merkez hâline getirmek için de aynı gayreti sergilemelidir. “Cami, yalnız duvarlardan ve kubbeden ibaret değildir. İçinde topladığı müminler de caminin ayrılmaz bir parçasıdır. Cami, halkın hayatına kök salmış ulu bir çınardır. Cami köktür. Halk, Müslüman halk, caminin göğdesidir.” (Sezai Karakoç, “Cami ve Halk”, Günlük Yazılar II (Sütun), İstanbul 1980. s. 521.)

Cami, ibadetle hayat bulur. Ezanın duru, sade ve nazenin terennümüyle kalbimize dokunarak bizi namazla dirilmeye davet eden camiler, yönünü yeniden hatırlayan, inancı perçinlenen ve aynı kubbenin altında duaya açılan gönüllerle kendisi de hayat bulur. Hep birlikte “sadece sana kulluk eder ve sadece senden yardım isteriz.” (Fatiha, 1/4.) diyen müminlerin duaları, tesbihatı ve zikirleriyle günün beş vaktinde canlanan ve hayat bulan camiler, içerisinde toplanan inananların yaptıkları zikirlerle “kalplerinin huzur bulduğu”, “kötülük ve çirkinlikleri sahibinden uzak tutan” namazların kılındığı birer hayat pınarı hâline gelir.

Hak Teala kerim kitabında; müminlerin kalplerinde bulunan hidayet ve bilgiyi; arı, duru ve nadir bir zeytinyağının doğal ışıltısına ve kandile benzetirken (bk. Nur, 24/35-36.), bu rahmet yüklü aydınlık gönüllerin “Allah’ın yüceltilmesine ve içinde adının anılmasına müsaade ettiği evlerde” gerçekleşebileceğini de buyurur. Müfessirler burada tanımlanan evden kast edilenin cami ve mescitler olduğunu ifade ederken (Bk. Taberi, Camiu’l-Beyan, 9/321, 329.) bizlere de cami ile mümin kalpler arasındaki benzerliği hatırlatırlar.

Cami, insanlarla hayat bulur. Camiye çocuk, genç, yaşlı, erkek, kadın, engelli, engelsiz, eğitimli, eğitimsiz vb. insanlar hayat verir. Çocuğu, genci, sevinci ve neşeyi kendinden uzaklaştırarak, soğuk Batı mabetlerinin süslü ve fakat nefessiz yapılarına benzemeye yüz tutan camilerimizi yeniden insanla buluşturmak için fasılasız bir gayrete ihtiyaç vardır.

Cami, bilgi ve hikmetle hayat bulur, mamur olur. Tarih boyunca camiler, birer ilim merkezi olmuştur. Hz. Peygamber’in imar ettiği Mescid-i Nebevi’nin bir bölümü eğitim-öğretim alanıdır. İslam’ın evrensel mesajını ve medeniyetini kısa sürede cihana yayan ashab-ı kiram, Suffa olarak bilinen bu mektepte yetişmişlerdir. İslam tarihi boyunca da cami ile camia (üniversite) iç içe gelişirken, Batı’da başlayan ve tüm dünyaya yayılan din-dünya ve bilim-kilise çatışmalarının etkisiyle İslam dünyasında da camilerin üniversitelerle ve ilim merkezleriyle bağı kopmuş, “din adamı” kavramıyla özdeşleştirilen camiler bu ayrışmayla birlikte gençlikle irtibatından da mahrum bırakılmıştır.

Günün ve haftanın belli vakitlerinde insanların kısa sürelerle girip belirli dinî vecibelerini ifa ettikten sonra tespih taneleri gibi dağılıp şehrin kalabalıklarına karıştıkları camiler, sessiz ve garip hâle gelmiştir. Zemahşeri’yi “cârullah” unvanına erdiren Mescid-i Haram, İbn Hacib’e ufuk veren Ezher-i Şerif, mağribin ilim ve irfan kaynağı Kayravan Mescidi, Avrupa’ya İslam medeniyetinin heybetini ulaştıran Kurtuba Camii, İslam öğrenim geleneğinin zirve kurumlarından Sahn-ı Seman medreselerine kalbini açan Fatih Camii gibi mabetlere baktığımızda, bir köşesinde Kur’an, diğer köşesinde hadis, revaklarının altında fıkıh, bahçesinde edebiyat ve sanat, odalarında astronomi, tıp, matematik, bir bölümünde ilim ehlinin münazara, müzakere ve münakaşaları, diğer bölümünde marifet ehlinin tesbihleri, zikirleri, salavatı ve nasihatleri, hülasa her köşesinde farklı amaçlarla derlenen ilim ve irfan halkalarıyla hayat bulan camiler görürüz.

Cami, kitapla hayat bulur. İlk emri “oku” olan bir dinin camilerinde birkaç Mushaf-ı şerifin, üç beş ilmihal eserinin ve ihtiyaç fazlası olduğu için bağışlanan kitap ve mecmuanın bir köşedeki dolabın raflarında garip bir şekilde beklediğini görmek hazindir. Oysa bu aziz medeniyetin kütüphaneleri camilerle anılır. Camiler, ramazan aylarında ve çeşitli zamanlarda mukabele okunan mekânlar oldukları gibi, insanların gelip kitap ve dergiler okuyabilecekleri, gerektiğinde ödünç alabildikleri ve kitaplar üzerine söyleşilerin yapılabildiği mekânlar hâline getirilmeye muhtaçtır.

Cami, yardımlaşan ve paylaşan insanlarla mamur olur. Hz. Peygamber, fakir ve muhtaç durumdaki kimselere dağıtılmak üzere çeşitli vesilelerle kendisine intikal eden para, mal ve erzakı mescidin yanındaki kapalı bir mekânda muhafaza eder, Bilal-i Habeşi’nin muhafızlığını yaptığı bu mekânda biriken mal ve paralar ihtiyaç sahiplerine dağıtılırdı. Bu yönüyle cami, tam anlamıyla bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma merkeziydi. (bk. Yusuf Ziya Kazancı, “Asr-ı Saadet Döneminde Cami ve İfa Ettiği Hizmetler” Sosyal ve Ferdî İşlevleri Açısından Namaz ve Cami, İlmî Toplantı, s. 238.)

Cami adalet ve hakkaniyetle hayat bulur. İnsanların normal yaşantılarında sahip oldukları tüm unvanları, imkânları, statüleri, ırkları ve renkleri ortadan kaldırarak eşit şekilde ve yan yana dizilerek Allah’ın huzurunda hep birlikte secdeye vardıkları cami, hak ve adalet anlayışını slogan olmaktan çıkarıp mümin zihinlere kalıcı şekilde nakşeder. Hz. Peygamber, insanlara hak ve adaleti camide anlatmış, anlaşmazlıkları ve kırgınlıkları burada çözmüş, hak ve adaletin ihlal edilmemesi için gerekli kararları burada vermiştir. Bu yönüyle cami, yaşanan hayatın içinde, sorunlardan kaçmayan ve olaylara seyirci kalmayan yapısıyla, sosyal olayların gelişiminde öncü bir rol üstlenmiş ve toplumu ayrıştıran sorunların önlenmesinde önemli bir fonksiyon icra etmiştir. Aynı kubbe altında birleşen, birbirine karşı sevgi, merhamet ve adalet duygularıyla bakan müminler, içerisinde bulundukları camilere hayat verirler.

Çocukların ibadet bahçesinin çiçekleri olarak kabul edildikleri, gençlerin hikmet ve irfan arayışına adres olan, kadınların uygun fiziki koşullarda abdest alıp ibadet yapabildikleri, engellilerin güçlük çekmeden ulaşabildikleri, etrafında ilmî yapılar, sosyal ve kültürel amaçlı alanlar bulunan, İslam’ın nezahet, nezafet, zarafet ve letafet anlayışını yansıtan, Kur’an’ı ve ezanı kulaklarımızdan kalbimize ileten nazenin sedaların duyulduğu, kürsüsü, minberi, mihrabı ve mahfilleri, aşk ve vecdle yoğrulmuş hayır hizmetkârlarına emanet, mimarisi İslam medeniyetinin ve İslam şehirlerinin kalbi olma vasfıyla uyumlu, özgün ve fonksiyonel mescitlere olan özlemimiz her daim gönüllerimizi meşgul etmelidir. Cami müminlerin kalbidir. Onu canlı tutmadan başımızı dik tutamayız.

Add a Comment